Divan Edebiyatının Kaynakları, Özellikleri ve Nazım Şekilleri

edebiyat

İslâmî ve tasavvufi bilgilerin yanı sıra İran edebiyatının etkisinin de çok hissedildiği Divan edebiyatı yedi kaynaktan beslenmiştir.

Bunlardan ilki şüphesiz Kur’an’dır. Daha sonra hadisler, peygamber ve evliya hikayeleri, tasavvuf, Şehname, İslami bilim görüşü ve yerli malzeme gelir. Bazen bir gazelde bu kaynakların hepsi birlikte kullanılabildiği gibi sadece bir kısmı da görülebilir. Bu sözü edilen kaynakları bilmeyen birinin Divan edebiyatında ne şiir, ne de nesir yazabilmesi ve anlaması mümkün değildi. Bazen Kur’an’daki bir ayete, bazen de bir hadise telmih yapıldığı gibi, bir evliya hikayesinden de söz edilebilir.

Divan edebiyatında “dinî eserler” belki de İslam dinini daha iyi öğretmek amacıyla ilk devirlerin en çok tercüme edilen ve yazılan eserleri arasındadır; satır arası Kur’an tercümeleri, siyer tercümeleri, Kur’an’daki Arapça kelimeleri öğretmeyi amaçlayan manzum lügatlar gibi. En önemli tasavvuf terimlerinin de Kur’an’dan alındığı malumdur. Zikr, sır, kalb, tecellî, ilm, yakîn, nur v.b. gibi.

Yaklaşık olarak m. 1020 yılında Firdevsî-i Tûsî tarafından kaleme alman Şehnâme, Divan edebiyatında özellikle kahramanları ele alınarak (Rüstem, Neriman, Dârâ, Cem, Feridun, Sam, vb.) kullanılmış bir eserdir. Ayrıca nazım veya nesir olarak defalarca Türkçe’ye çevrilen Şehname, şairleri oldukça etkilemiş ve onları Türk sultanları için de şehname yazmaya sevketmiştir. Böylelikle Şehname yüzyıllar boyunca Türk edebiyatının önemli kaynaklarından biri olmuş, Şehname’nin olayları ve kahramanları simgeleşmiştir. Rüstem’in, Feridun’un, Şam’ın hayatını ve savaşlarını bilmeden divan şiirinde bu ve benzeri isimlerle yapılan telmih, teşbih ve diğer söz sanatlarını anlamak mümkün değildir.

Divan edebiyatında kullanılan yerli malzemeyi ise, söz konusu eserin kendi devrine ait bazı sosyal, siyasi ve folklorik bakımdan sahip olduğu bilgiler meydana getirir. Bütün Divan edebiyatı sürecinde kullanılan ve yukarıda kısaca bahsedilen bu ortak malzemenin yanı sıra, zaman zaman bazı şairlerin kendi çağlarından ve çevrelerinden, adet ve geleneklerinden söz ettikleri de görülmektedir. XVII. yüzyıldan sonra ağırlığını biraz olsun hissettirmeye başlayan yerlileşme eğilimi (mesela Nev’îzâde Atâyî’nin Hefthan Mesnevisi) Nedim’den sonra iyice benimsenmiştir. Klasik şiir anlayışı yanı sıra kelime dokusunda ve üslubunda da değişiklik olan bu devir şiirlerine bakarak şairin kişiliğini, çağını ve çevresini izlemek daha kolay olmuştur. Bütün bu kaynaklardan yararlanan şair ve yazarlar Divan edebiyatının ortak dünya görüşü ile hayal dünyasını oluşturmuşlardır.

Bu tür eserlerin ilk örneklerinden sayılan Ahmed Fakih’in Çarh-nâme adlı kasidesindeki dünyanın geçiciliği, dünyada iken ahiretin gözetilmesi, dünyadaki tatlı nimetlerin, eninde sonunda kişiye manevî bir zehir olacağı (nûş ve nîş), Tanrı’ya yönelmenin gerekliliği gibi dünya görüşü yüzyıllar boyunca şiirlerinde tasavvufa ve dinî inançlara ağırlık veren şairler ve yazarlar tarafından kullanılmıştır. Ayrıca, sevgilinin hep zalim oluşu, cevr ü cefa etmesi, aşığın bu durumu iltifat olarak görmesi, asıl ızdırabın sevgilinin ilgisizliğinin olması, aşkın onulmaz bir dert olarak kabul edilmesi, aşıkını buna ne sabredebilir ne de ondan uzaklaşabilir olması (sabr ve sefer) şeklinde özetlenebilen aşk anlayışı ile sevgilinin vasıfları da aynı şekilde tekrarlamış ve işlenmiştir. İlk dönemlerde, özellikle Eski Anadolu Türkçesi döneminde Arapça ve Farsça’ya nazaran daha çok Türkçe kelime hazinesine sahip olan divan şiiri, klasik dönemde Arapça ve Farsça ağırlıklı bir hale gelmiştir. Mesela, “kirpik” yerine “müje”, “gün, güneş, kuyaş” yerine “âfitab ve mihr” kullanılmıştır.

İslamiyetle birlikte edebi etkilerin de İran yoluyla Türkler’e geçmesiyle, Türkler’in eski nazım şekli olan dörtlükle yazma geleneğinin yerini, beyitlerle kumlan gazel, kaside, mesnevi, kıt’a, müstezat ve bendlerle kumlan rubâî, tuyug ve musammatlar (üçlü, dörtlü, beşli…) almıştır.

Halk edebiyatı da Dîvan edebiyatına paralel olarak devam etmiştir. Halk edebiyatında da aruz ölçüsüyle şiirler (dîvan, semâî, kalenderi, selîs, satranç, vezn-i âhar) görülmekle birlikte genellikle hece vezniyle şiirler (mâni, türkü, koşma, destan, semâî, varsağı, güzelleme, taşlama, koçaklama, İlâhî, nefes, nutuk, devriye, şathiyyât-ı sâfıyâne) yazılmıştır. Halk edebiyatında kullanılan kelime hâzinesi Dîvan edebiyatına oranla daha dar ve Türkçe ağırlıklıdır. Fakat Divan edebiyatının hayal dünyasından da etkilenerek sevgilinin boyu sem, göğsü gümüş, saçı siyah ve yılana benzer olarak tasvir edilmiştir. Divan edebiyatı bazı halk şairlerini öylesine etkilemiştir ki divan geleneğinde yazdıkları gazeller klasik divan şairlerinin ki gibi divan haline getirilmiştir (Âşık Ömer).

Nesre gelince, eskiler dîvan şiirinin yanı sıra, eski Türk edebiyatı mahsulleri çerçevesi içinde yalnız şiirin estetiği ile sanatların kullanıldığı inşâyı (süslü nesir) edebî eser olarak kabul etmişler, diğer nesir türlerini edebî telakkî etmemişlerdir. Bu arada, edebiyat kelimesinin de Tanzimat sonrası üretilmiş bir terim olduğunu unutmamak gerekir. Eskiler için edebiyat olarak sadece şiir ve inşâ (nazm u nesr) mevcuttu. Âşık Çelebi’nin Lâmi’î’yi “nazm u nesrin şi’r u sec’ün câmi’i” olarak vasıflandırması bunu açıkça göstermektedir.5 Tanzimatçıların Türk nesri hakkında, “önceleri sade olan Türk nesrinin XV yüzyıldan sonra gittikçe ağdalaştığı ancak XIX. yüzyıldan bu yana sadeliğe yöneldiği” şeklindeki fikirleri önce M. Fuad Köprülü tarafından çürütülmüşse de, nesir metinleri üzerindeki çalışmaların az olması sebebiyle aynı fikir, Fahir İz’in’in çeşitli nesir örneklerinin geniş bir antolojisini yayımlamasına kadar devam etmiştir. Fahir İzin de antalojinin önsözünde ortaya koyduğu gibi nesir üç koldan gelişmiştir.

  1. Halkın konuştuğu dili esas alan, fakat içinde az da olsa inşâ üslubundan deyim ve klişeler bulunan sade nesir. Kur’an tefsirleri, hadis kitapları, menâkıb-nâmeler, dinî, destânî halk kitapları, tevârîh-i Âl-i Osmanlar, gazavat-nâmeler vb. bu türe girer.
  2. Sade nesirle süslü nesir arasında yer alan, kimilerinde secî ve söz sanatları olmakla beraber inşâ tarzından daha basit olan orta nesir. Bazı biyografik eserler, sefâretnâmeler, Kâtib Çelebi (ö. m. 1657)’nin eserleri, Lutfi Paşa’nın Âsaf-nâme’si gibi.
  3. Türkçe kelimelerin az olduğu, buna karşılık Arapça ve Farsça ibare, tamlama ve klişelerin bulunduğu, söz sanatlarının çok sık kullanıldığı inşâ (süslü nesir). Bu tür nesir halktan tamamen kopmuş yapmacıklı bir üslupla yazılan nesirdir. Sinan Paşa (ö.m. 1486)’nm Tazarru’-nâme’sinin bazı kısımları, Âlî (ö.m. 1600)’nin Künhü’l- Ahbar’ı, Veysî (ö.m. 1628)’nin Dürretü’t-Tac’ı, Nergisî (ö. m. 1635)’nin Hamse’si, münşeat mecmuaları, Hoca Sâdeddin ve İbn Kemal’in tarihleri gibi.
Sosyal Medyada Biz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir