Filozoflar; Empedokles, Anaxagoras ve Demokritos Dönemi

Empedokles Anaxagoras, Demokritos’ta gene Miletliler gibi tabiat bilginidirler.

Bununla birlikte, bu filozoflardan ikisinde, Empedokles ve Anaxagoras’da dini görüşlere de rastlanır. Meselâ Empedokles’in kendisine birçok mucizeler atfedilir.

Ruhun, bir vücuttan, başka bir vücuda göçüşüne, yani tenasuha inanan Empedokles’in, daha önce yaşadığı hayatı bildiği ileri sürülür. Filozof, kendisinden kalan bir fragment’de, zaman zaman, kız, oğlan, kuş, balık, nebat olarak bu dünyaya geldiğini ve ayrı ayrı varlık olarak bu dünyada yaşadığı bütün bu devreleri hatırladığını ortaya atar.

Empedokles hakkında, pek meraklı hikâyeler anlatılır. Bu hikâyelere zaman zaman bir az da alay karışır. Empodokles’i tutanlar, kendisinin Tanrı tarafından göğe kaldırıldığını ileri sürerler. Empedokles’i tutmayanlar ise, düşünürün, halkta böyle bir sanı uyandırmak için, kendisini diri diri «Etna» yanar dağına attığını, ancak, bronz işlemeli olan pabuçlarından birinin, yanar dağın yanı başına düşmesi ile sırrının ortaya dökülmüş olduğunu ileri sürerler.

Empedokles, dört unsur nazariyesini açıkça formüllemiş olan ilk düşünürdür. Bu dört unsur nazariyesi daha sonra Aristo ve Ellâtunıa da tesir etmiştir. Mevcut olan her şeyin, bütün varlıkların temelini, su, ateş hava ve topraktan ibaret olan dört meydana getirmektedir. Bu unsurlar, öncesiz ve sonsuzdurlar. Ne belli bir zamanda ortaya çıkmışlardır, ne de belli bir zamanda ortadan kalkacaklardır.

Bu dört unsur, kendi aralarında yalnız birleşir ve ayrılırlar. Birleşme, doğma, ayrılma ise ölmedir Bir cismin ölmesi yahut yok olması demek, sonsuz küçük parçalardan ibaret olan unsurlarına ayrılması demektir.

Âlemdeki bütün olguları da bu dört unsurun birleşmesi ve ayrılması meydana getirir. Bu birleşme ve ayrılma eylemi ise, iki prensibin tesiri ile olur. Âlemin oluşmasını idare eden bu iki prensip aşk ve kindir. Aşk, dört ayrı unsuru birleştirmeye ve dolay ısıyla bu birleşmeden de yeni unsurların meydana gelmesine çalışır.

Kin ise sürekli olarak bu unsurları birbirinden ayırmaya çalışır. Bu iki çeşit eylem, bu âlemde sonsuz bir surette sürüp gider. Bir yandan, bu dünyadaki bütün varlıklarda ve insan vücudunda, öte yandan, bütün kâinatta devam eder. Âlemin oluşması, bu iki prensibin tesiri ile meydana gelmektedir.

Âlemin başlangıcında, dağın* olan dört unsura, aşk hâkim olunca, bu unsurlar, birbirleri ile sıkı sıkıya bağlanmış ve bir «Sphairos» meydana getirmişlerdir. Bu Sphairos içinde, Güneş okyanus, gök ve hava ayrılmaz bir şekilde birbiri içine geçmişler ve her yanında aynı olan bir birlik meydana getirmişlerdir.

Kosmos, Saphairos’un bir bölümünden oluşup meydana çıkmıştır ve tektir. Saphairos’dan kosmos meydana gelirken, ilkin eter ayrılmıştır. Sonra, hava ve Ateş göğe doğru yükselmiş ve gökyüzünü meydana getirmişlerdir. Toprak ve su ise ortada kalmış, böylece arz, kosmos’un ortasında yer almıştır.

Gökyüzü kristal bir madde haline gelmiş olan hava ve Ateşten ibarettir. Yıldızlar, bu kristal maddeye tespit edilmişlerdir. Kosmos, zaman zaman aşkın ve zaman zaman kinin hâkim olmasına göre, yeni baştan ortaya çıkar ve yok olur.

Başlangıçta, Sphairos’da a şık ile kin arasında şiddetli bir mücadele hüküm sürmüştür. Bu mücadele, her şeyi kasıp kavuran şiddetli bir kasırga halinde kendisini göstermiştir. Kargaşalığın, en son haddine vardığı bir anda aşk ilâhesi «Aphrodit» kendisini göstermiş, her şeye yeni baştan düzen vermiş ve her şeyi yeni baştan birleştirmiştir.

Aşkın kudreti karşısında kin gerilere çekilmiş ve kosmos’dan uzaklaşmıştır. Bu Âleme, zaman zaman aşk, zaman zaman da kin hakim olmaktadır. Aşkın tesiri ile her şey, birbiri ile birleşmekte, kinin tesiri ile de her şey birbirinden ayrılmaktadır. Her varlık, ancak aşk, sayesinde kendi kendisinin aynı olarak kalır.

Empedokles, Âlemin oluşmasında sevgi ve nefretin rol oynadığını ileri sürmekle, tabiatı insanlaştırmış, insanla ilgili olan psikolojik durumları, tabiata da mal etmiş oluyor. Gerçekte, her naif görüş tabiatı canlı olarak göz önünde tutmak eğilimini taşır ve bu eğilime, kültür tarihinin başlangıcında rastlanır.

Empedokles bu suretle, bir çeşit atom nazariyesi kabul etmiş olur. Empedokles’in, kendinden önceki filozofların tabiat hakkında ileri sürmüş oldukları görüşü iyi bildiği ve bunları daha ileri götürdüğü kabul edilebilir. Filozof, Güneş ve ay tutulması hakkında da doğru gözlemlerde bulunmuş ve ayın, ışığını Güneşten aldığını söylemiştir.

Nihayet, bütün Âlem hakkında metafizik bir aç ıklama vermiştir. Empedokles, aynı zamanda, Pisagor ve Xenophanes gibi bir din düzelticisidir. Sözünü ettiğimiz bu, hem dini eğilimler taşıyan, hem de açıklayıcı tabiat filmlerine önem veren düşünürler arasında ikincisi Anaxagoras’dır.

Düşüncesinin açık ve ilmi olmasıyla kendisini göstermiş olan Anaxagoras, ionialı bir düşünürdür. Batı Anadolu kıyılarında yetişmiş olan bu düşünür, M. Ö. 462 yıllarında, Atina’ya gelmiş ve burada yerleşerek büyük devlet adamı Perikles’in etrafında toplanan bilginler ve sanatçılar arasında yer almıştır.

Anaxagoras, dine aykırı hareket etmekle saçlandırılıp hakkında dava açılan ilk filozof olmuştur. Buna da sebep, o zamanlar, Atina civarına düşen bir gök taşını incelemesi ve bu inceleme sonucunda, Güneşin, büyük bir olasılıkla yanan bir taş kütlesi olduğunu ileri sürmesidir. O zamanki Yunan dini, Güneşi bir Tanrı sayıyordu.

Tanrı olduğu kabul edilen bir şeyin, aslında, taş kütlesinden başka bir şey olmadığım ileri sürmek, yalnız dini değil, aynı zamanda siyasi bir suç da işlemek demekti. Çünkü eski Yunanistanıın Tanrıları, aynı zamanda devletin de Tanrıları idi. Bu Tanrılara karşı saygısızlık etmek, aynı zamanda, devlete karşı saygısızlık etmek demekti.

Hakkında açılan bu dava, Anaxagoras’ı, Atina’yı terk etek ve hayatının geri kalan kısmını başka yerlerde geçirmek zorunda bırakmıştır. Atina, her vakit, gelenekçi bir parti ile açık düşünceli ve ilerlemeyi seven bir partinin mücadelesine sahne olmuştur. Memleketteki yeni buluşları ve girişilen düzeltme hareketlerini hoş görmeyen bu gelenekçi parti, yeniliklerin temsilcisi olan kimseleri saçlandırmış ve cezalandırmıştır.

Anaxagoras, Atina’dan kaçmak suretiyle muhakkak olan bir ölüm cezasından kurtulmuştur. Anaxagoras’a göre, her şey çok küçük bir takım bölümlere bölünebilir. Bu bölünme sonucunda, artık, daha fazla bölünmesine imkân olmayan çok küçük ve en son bir takım unsurların elde edilmesi gerekir.

İnsan vücudu da bu sonsuz unsurlardan meydana gelmiştir. İnsan, beslenme eylemi ile vücudunun her kısmının yapısını tazeler ve vücudunu yeni baştan kurar. Mesela alınan gıdalarda, vücudun et unsurlarını meydana getiren et atomlarının, kan unsurlarını meydana getiren kan atomlarının, kemik unsurlarını meydana getiren kemik unsurlarının v. s. bulunması gerekir.

Âlemdeki oluş da bunların birleşmeleri ile olur. Anaxagoras’a göre, kosmos, yani, bu günkü uyumlu dünya düzeni ortaya çıkmadan önce, âleme bir kaos hakimdi. Bu son unsurlar arasında bir karma karışıklık ve uyumsuzluk hüküm sürüyordu. Bu dul-tim, bu unsurların bir araya gelip, Âlemi meydana getirmelerine engel oluyordu. Ama sonra, âlemdeki bu kargaşalık, içten bir kuvvetin tesiri ile ortadan kalktı.

Âlemdeki bu kargaşalığın ortadan kalkması ve âlemin içten düzenlenmesi, önemsiz ve sonsuz bir kuvvet olan Nus’un, âlemin içine geçmesi ile oldu. Nus, çok ince ve saf bir maddi realitedir. Ve âleme başlangıçta hâkim olan karmakarışıklığın, kaos’un dışında bulunmaktadır.

Gerçek manada, ne bir doğum, ne de bir ölüm vardır. Aslında, burada doğum ve ölüm yerine birleşme ve ayrılma demek daha doğru olur. Doğmak, yeni bir nispet içinde birleşerek, bütünden kısmen ayrılmak, ölmek ise, yeni baştan, bütüne dönmek demektir. Başka bir deyimle, eşyanın meydana gelişi ve yok oluşu yalnız görünüştedir. Gerçekte, âlemi meydana getiren unsurlar, her vakit aynı kalmaktadır.

 

Filozoflar; Empedokles, Anaxagoras ve Demokritos Dönemi

Unsurların, kendi aralarında, yeni bir ölçüde birleşmeleri ile yeni bir varlık meydana gelmekte, bu unsurların birbirinden ayrılıp yeni baştan bütünde erimeleri ile de bu varlık ortadan kalkmaktadır. Burada önemli olan mesele, bu unsurların, birleşmelerini ve ayrılmalarını sağlayan sebebin ne olduğudur. Empedokles de, âlemdeki oluşmayı, unsurların birleşmesi ve ayrılması ile açıklamış, bu birleşme ve ayrılmaya sebep olarak da sevgi ve nefret gibi iki prensibi öne sürmüştü.

Anaxagoras, ilkin, âlemin kaos halinden, nasıl kosmos haline geçebildiği sorusunu ortaya atıyor. Âlemin bu karma karışıklık durumundan, düzenli ve uyumlu bir dünya haline geçebilmesi, Nus’un tesiriyle olmuştur. Nasıl bir taş yığını, bunu düzenleyen bir mimar olmadan, bir tapınak haline gelemezse, aynı şekilde âlemi meydana getiren bu unsurlar da, Nus olmadan, kaos halinden kosmos haline geçemezler.

Nus, âlemi, tıpkı belli bir plâna göre hareket eden bir mimar gibi düzenlemiştir. Anaxagoras’a göre, bu düşünen âlem ruhu Tanrı’dır. Dünyadaki bütün oluşma, bütün hareket ve düzen, Nus’un eseridir. Ancak, saf ve ince bir madde olan bu Nus, âlemin bir yaratıcısı değil, yalnız bir mimarı, bir yapıcısıdır.

Çünkü âlemin esasını meydana getiren unsurlar da, Nus’un kendisi gibi öncesiz ve sonsuzdurlar. Nus, bu sonsuz maddeye, düzenlenme yolundaki ilk hareketi vermiştir. Nus, âleme bu ilk hareketi vermiş, ancak bundan sonra her şeyi, kendi gelişmesinde serbest bırakmıştır. Anaxagoras, âlemin, düşünen makul bir kuvvet tarafından düzenlediğini ileri süren ilk düşünür olmuştur. Anaxagoras’a göre, Nus, âlemi, belli bir hedefi göz önünde tutarak, bir «gaye» ye göre düzenlemiştir.

Bundan dolayı, dünya, bir «gayeye» telaşa göre gelişmektedir. Bu suretle, Anaxagoras, felsefe tarihinde teleolojik görü ü ilk defa ortaya atmış olan bir düşünür olmak sıfatını kazanıyor. Sokrates ve Eflâtun da, bu bakımdan, kendisini ilk gerçek düşünür sayıyorlar. Ancak, Nus’un âlemdeki olgular üzerindeki tesirini yeter derecede açıklamadığı için kendisini tenkit ediyorlar.

Gerçekten de Anaxagoras’a göre Nus, âleme ilk hareketi verdikten sonra olguları kendi mekanik gelişmelerine bırakır. Anaxagoras, organik olgularla da ilgilenmiş, algının, görmenin, duymanın nasıl meydana geldiğini açıklamak istemiştir. Anaxagoras’tan önce, Empedokles de algının sebebini araştırmış ve bu arada, duyu organlarının, kendi cinslerinden olan objeleri algılayabileceklerini ileri sürmüştü.

Meselâ, Empedekles’e göre, göz ışıklı bir organdır. Bundan dolayı, cisimlerden çıkan ışıkları algılamaktadır. Gerçekte, cisimlerden bir takım ışıklar çıkar. Çünkü cisimlerin bu ışıklan çıkarmalarını sağlayacak gözenekleri vardır. Gözdeki gözenekler de dışardan gelen ışıkların göze girebilmelerini sağlar.

Aynı şekilde, sert olan parmaklarınızla da, sert cisimleri algılarız. Empedokles’e göre, Âlemi bilebilmemiz, âlemin özünün de bizim özümüz cinsinden olmasından ileri gelmektedir. Anaxagoras, bizim kendi özümüz cinsinden olan şeyleri değil, kendimizden ayrı ve bize zıt olan şeyleri algılıya bildiğimizi ortaya atar. Biz, yalnız, kendimizden olmayan ve bizden ayrı olan şeyleri algılıya biliriz.

Anaxagoras’ın felsefe tarihindeki önemi, âlemin oluşmasında teleolojik görüşü ilk defa ortaya atmış olmasından ileri geliyordu, Bunun tam zıddı olan görüşü de ilk defa Demokritos ortaya attı. Demokritos, Leukippes adlı bir filozofun öğrencisi olmuştur. Söylendiğine göre, Leukippos, aslen Milet’li imiş, oldukça genç bir yaşta Elea’- ya gelmiş ve sonraları Trakya’da, Abdera şehrinde mektebini kurmuştur.

Demokritos, Leukippos’un mektebini kurduğu bu Abdera şehrinde doğmuş ve Leukippos’un mektebine devam etmiştir. İlk Çağ literatüründe, Demokritos’la Leukippos’un, düşünce ve eserleri birbirinden ayrılmaz. Her vakit, Leukippos, Demokritos nazariyesinden söz edilir. Bununla birlikte, Demokritos’un hocasını, kat kat aşmış olduğu da muhakkaktır.

Leukippos ve Demokritos, bir yandan Elea mektebinin öte yandan, Milet mektebinin tesiri altında kalmışlardır. Demokritos ve Leukippos, pratik sonuçları bakımından günümüzde yeni bir çıtır ve yeni bir devir açmış olan çok önemli bir nazariyenin, yani, atom nazariyesinin ilk kurucularıdırlar.

Gerçi, bu filozoflardan önce, Empedokles ve Anaxagoras da, bütün varlıkların sonsuz bir şekilde küçük olan bir takım unsurlardan meydana geldiğini ileri sürmüşlerdi. Ancak, bu en küçük unsurları, bu gün anladığımız manada atom olarak açıklayan Leukipposla Demokritos olmuştur.

Atom nazariyesini ilk defa şuurlu bir şekilde ortaya koyan Demokritos, tipik bir bilgindir. Demokritos’a göre, atomların varlığı, logik yoldan temellendirilebilir. Çünkü gerçekte, sonsuz bir şekilde bölünmek mümkün değildir. Her cisim, artık daha fazla bölünemeyen en son unsurlarına ayrılır.

Elde edilen bu en son unsurların, yani, atomların daha fazla bölünemeyişleri, küçüklüklerinden dolayı değil, sertliklerinden dolayıdır. Atomlar, çok küçük olduklarından bölünmezler. Bunlar, ancak bazı özel durumlarda meselâ, Güneş tarafından aydınlatılmış olan havadaki toz atomlarının göründüğü gibi görülebilirler.

Demokritos’a göre, atomların üç sıfatı vardır; Sertlik, şekil ve büyüklük. Her atom, serttir ve bir karşı koyma gücüne sahiptir. Her atomun, bir şekli ve bir büyüklüğü vardır. Yuvarlak, çıkıntılı, oyuk, çeşitli şekilde atomlar vardır. Atomların büyüklükleri de çeşitlidir. Bazı özel durumlarda gözle görülebilecek büyüklükteki atomlardan, gözle görülemeyecek kadar küçük olanlara kadar değişik büyüklükte atomlar vardır.

Renk, yalnız gören bir göz için, ses, ancak işiten bir kulak için, sıcaklık ve soğukluk da yalnız dokunan bir el için mevcutturlar. Bütün bu olgular, duyu organlarına bağlıdırlar ve duyu organları olmadan düşünülemezler. Buna karşılık, sertlik, şekil ve hareket, atomların kendilerinde mevcuttur ve duyu organlaşma hiç bir şekilde bağlı değildir. Bu sonuncu sıfatlar, atomların kendileri gibi, öncesiz ve sonsuzdurlar.

Ne meydana gelmişlerdir ve ne de yok olacaktırlar. Demokritos, tabiata, mekanik bir zorunluğun hâkim olduğunu ileri sürer. Bu bakımdan Anaxagoras tarafından ortaya atılan teleolojik görüşü tam zıddım kabul eder. Ancak, Demokritos da Anaxagoras gibi âlemin oluşmasını, bu atomlardan, düzenli bir dünyanın nasıl meydana gelmiş olduğunu açıklamaya çalışır.

Şu halde dünya yüzündeki bütün varlıklar, aynı cinsten olan atomların bir araya gelmesinden meydana gelirler. Böylece, Demokritos’a göre, dünya yüzündeki bütün varlıkların ve bütün bu oluşmanın tek sebebi mekanizm ve zorunluluktur.

Demokritos, organik hayatı da aynı şekilde, atom nazariyesi ile açıklar. Canlıyı meydana getiren atomlar, küre şeklindedir ve son derece süratle hareket ederler. Bunlar, her şeye geçebilen çok hafif atomlardır. Ruhu da bunlar meydana getirmektedirler. Demokritos, felsefe tarihinde şimdiye kadar gördüğümüz filozoflar arasında en materyalist olanıdır.

Demokritos böylece, âlemin kendiliğinden ve mekanik bir zorunlulukla ortaya çıktığını ileri sürmekle, bu âlemi düzenleyen makul bir kuvvetin varlığı düşüncesini ortadan kaldırmakta, dolayısıyla «atheism» e varmaktadır.

Demokritos’a göre bütün bilgimiz duyularla elde edilir. Ancak, duyularla elde edilen bu bilginin daha sonra akılla da kontrol edilmesi gerekir. Duyular içinde, kendisine en çok güvenilebilecek olanı dokunma organıdır. Çünkü bu organ, bize, atomların gerçek tatları olan, şekil, büyüklük ve sertlik gibi esasları tanıtmaktadır. Buna karşılık, görme ve duyma organlarımız, sübjektif olan bir takım tatları tanıtmaktadırlar.

Bununla birlikte, Demokritos, görme ile ilgili olan algı üzerine, tesiri Orta Çağa kadar sürmüş olan bir nazariye ortaya atmıştır. Demokritos, cisimlerden bir takım hayallerin çıkarak göze geldiğine ve gözde bu şekilde görülen cismin bir hayalinin meydana gelmiş olduğuna inanır. Böyle olunca, Demokritos’un görme eylemine neden çok güvenmediği de kendiliğinden anlaşılır.

Dokunma organı ile cismin doğrudan doğruya kendisini tanırken, görme organ ı ile cismin yalnız hayalini tanırız. Demokritos’dan kalan bazı fragmentlerde, filozofun ahlâk görüşlerine de rastlamaktadır. Demokritos, ahlâk görüşünde esas itibariyle, iki düşünceyi savunur.

Demokritosun, ahlâk görüşündeki düşünceleri
  1. Aşırı isteklerin ve içgüdülerin akıl ile dizginlenmesi ve insanın kendini, bazı şeylerden yoksun etmeyi bilmesidir. İnsan, yoksunluğa katlanmayı bilmelidir.
  2. İnsan, bütünün çıkarını, her vakit, kendi çıkarından üstün tutmayı bilmelidir.

Kendilerinden söz ettiğimiz bu üç düşünün Empedokles, Anaxagoras ve Demokritos, dünyanın oluşmasında, aynı cinsten unsurlarının bir araya gelmesi ile aynı cinsten olan bütünlerin meydana geldiğini kabul ederler. Meselâ, su atomlarından, su nehir ve büyük denizler meydana gelmiştir.

Toprak atomlarından, toprak, dağlar, et atomlarının bir araya gelmesinden de et meydana gelir. Bu filozoflara göre, bir şeyin yok olması, o şeyi meydana getiren unsurların dağılması, bir şeyin meydana gelmesi ise unsurların yeni bir ölçüde birleşmesidir.

Bu üç düşünürden her biri, unsurların birleşmelerini ve ayrılmalarını meydana getiren esas hakkında ayrı ayrı görüşler ortaya atmışlardır. Bu esası, her biri kendi yolunda ve kendi açısında açıklamaya girişmiştir. Şimdiye kadar göz önünde tuttuğumuz bütün filozoflar, insanlıkla ve tarihle ilgili olan sorularla, ya hiç ilgilenmemişler yahut da bunlara sathi bir şekilde dokunmuşlardır.

Bunlar, esas itibariyle, tabiat bilgini ve tabiat filozoflarıdırlar. Ancak, M.O. V. yüz yıla geçilirse durum değişir. Bu yüzyılda ortaya çıkan bir düşünürler gurubu, ilgilerini insanlık dünyasına çevirmiş, insanın kendini ve insanlık yaratmalarını göz önünde tutmuştur. İnsanla ve İnsanlık topluluğu ile ilgili sorular soran bu düşünürlere Sofistler adı verilmiştir.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir