İslamiyet Öncesi Hicaz

İslamiyet Öncesi Hicaz

18 Şubat 2019 0 Yazar: Recep

İslamiyet Öncesi Hicaz

Arap Yarımadası’nın İslam tarihi açısından en önemli bölgesi olan Hicaz’da Arabistan’ın diğer bölgelerindeki gibi devletler kurulmamış, bölge halkı daha çok kabile sistemine dayalı bir hayat yaşamıştır. Bölge ile ilgili ilk tarihî veriler “Eyyâmü’l-Arab” adı verilen kabileler arasındaki savaşlarla ilgilidir. Hicaz, Şam ile Yemen’i birbirine bağlayan ana ticaret yolunun üzerinde bulunması sebebiyle önemli bir konuma sahiptir. Mekke, Taif ve Yesrib gibi şehirlerin bulunduğu Hicaz’ı, Kâbe daha da değerli kılmaktadır.

a- Mekke

Kur’an-ı Kerim’de “Mekke”, “Bekke” , “Ümmü’l-kurâ” ve “Beledü’l-emin” gibi isimlerle anılan şehir51 aynı zamanda “ekin bitmeyen bir vadi” olarak nitelenmiştir. Kurak ve sıcak bir iklime sahip olduğundan, düzensiz yağışlar ve konumu dolayısıyla tarih boyunca birçok defa sel baskınlarına uğramıştır. Mekke’nin ilk sakinlerinin Amâlikalılar olduğu kabul edilir. Amâlikalılar ve onlardan sonra şehrin sakinleri olan Cürhümîlerin Mekke’nin merkezinde değil çevresindeki bölgelerde yaşamış oldukları düşünülmektedir. Mekke’nin bilinen tarihi ise Hz. İbrahim ve ailesinin buraya gelmesi ve Kâbe’yi inşa etmesi ile başlar.

Kâbe’nin hemen yanındaki Makam-ı İbrahim
Kâbe’nin hemen yanındaki Makam-ı İbrahim

İbrahim(a.s.), tevhid mücadelesi verirken Nemrut tarafından atıldığı ateşten kurtularak kendisine inananlarla birlikte Kudüs tarafına göç etmişti. Daha sonra vahyin yol göstermesi ile eşi Hacer ve oğlu İsmail’i(a.s.) Mekke’ye götürüp bırakmıştı. Yanlarındaki su ve erzak tükenince çaresiz kalan Hacer’in imdadına ilahi yardım yetişmiş kupkuru vadiden zemzem adı verilen su akmaya başlamıştı. Hz. İsmail ve annesine hayat veren zemzem, Mekke’nin şehirleşmesini de sağlamış Cürhümîler oraya yerleşerek Hz. İsmail ile akrabalık kurmuşlardır. Kâbe, Allah’ın(c.c.) emri ile İbrahim(a.s.) ve oğlu İsmail(a.s.) tarafından yeniden inşa edilmiştir.53 Mekke’yi emin bir şehir yapması için Rabbine dua eden Hz. İbrahim’in duası kabul edilmiş, Kâbe ve çevresi Allah Teâlâ tarafından dokunulmaz anlamında harem olarak belirlenmiştir. Bu bölgede canlıların öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesi yasaklanmıştır.

Kendisine peygamberlik vazifesi verilen İsmail(a.s.) babasının vefatından sonra Kâbe ve hac işlerine dair hizmetleri uzun yıllar sürdürmüştür. Hac ibadetinin menasiki de Hicaz halkına Hz. İsmail tarafından öğretilmiştir. Cürhümîlerin Mekke’deki varlığına son vererek şehrin yeni hâkimi olanlar Amr b. Luhay idaresindeki Huzâalılardır. Üç asır kadar süren Huzâalıların hâkimiyetinden sonra Mekke’nin idaresi Kusay b. Kilab liderliğindeki Kureyş kabilesine geçti.56 Hz. Muhammed’in(s.a.v.) atalarından olan Kusay’ın yaptığı ilk iş, Mekke çevresinde yarı göçebe bir hayat süren kabilesini bir araya toplayarak Kâbe’nin etrafına yerleştirmek olmuştur. Kusay, Kureyş kabilesinin önemli işlerini görüşmek üzere Dârünnedve’yi kurmuş, zamanla Mekke’nin idaresinde ve hac hizmetlerinde bazı yenilikler gerçekleştirmiştir. Kâbe’nin avlusuna yerleştirdiği deriden havuza şehir dışındaki kuyulardan su taşıyarak hacıların ihtiyacını karşılaması ve onları doyurması bu hizmetlerinden bazılarıdır. Kusay’ın vefatından İslam’ın doğuşuna kadar geçen yaklaşık bir buçuk asır boyunca Kureyş kabilesi, Kâbe ile ilgili görevleri yerine getirmeye devam etmiştir. Kabile sisteminin hâkim olduğu Mekke’de merkezî bir otorite yoktu. Dârünnedve’de toplanan, önemli işlerde ve ihtiyaç duyulduğunda görüşlerine başvurulan bir danışma kurulu bulunmaktaydı. Kureyş kabilesinin her bir kolunun ileri gelenlerinden bir ya da birkaç kişinin katılımıyla oluşan kurul, şehrin güvenliğini ve geleceğini ilgilendiren kararlar alırdı.

Âl-i İmrân suresi, 96. ayet (Hat: Ferhat Kurlu, Tezhib: Zeynep Kurlu)
Âl-i İmrân suresi, 96. ayet (Hat: Ferhat Kurlu, Tezhib: Zeynep Kurlu)

Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk beyt, Mekke’dekidir (Kâbe).”59 ayetiyle ilk mabet olduğu bildirilen Kâbe, tevhid inancının merkeziydi. Ancak Huzaâlı Amr b. Luhay vasıtasıyla putperestliği benimseyen Mekkeliler Kâbe ve çevresini putlarla doldurmuşlardı.

Mekkeliler önünde “meysir” dedikleri fal açma okları bulunan en büyük putları Hübel için kurbanlar keser ve önemli işlerini ona danışırlardı. Kureyş’in bundan başka isimleri İsaf ve Naile olan iki büyük putu daha vardı. Bunun yanında çoğu Mekkelinin evinde kendilerine ait putları bulunurdu. Mekke’de putperestlerin dışında az sayıda olsa da Hıristiyanlar ve Hanifler mevcuttu. Roma, Bizans, İran ve Habeş hükümdarları zaman zaman Mekke’yi ele geçirmek için teşebbüslerde bulunmuşlardır. Çünkü Arap Yarımadası’nı kontrol etmenin yolu Mekke’yi ele geçirmekle mümkün olabilirdi. Arap tarihinde çok önemli bir yeri olan Fil Olayı da buna benzer bir teşebbüsten kaynaklanmıştı. Habeş Krallığı’na bağlı olan Yemen Valisi Ebrehe, Arapların Kâbe’ye olan ilgisini San’a şehrinde yaptırdığı görkemli kiliseye çekmek istemiş ve bunu gerçekleştirebilmek için çeşitli girişimlerde bulunmuştu. Çabaları sonuç vermeyince Kâbe’yi yıkarak Mekke’nin dinî bir merkez olma özelliğini ortadan kaldırmayı ve Mekkelilerin ticari faaliyetlerine son vermeyi planlamıştı. Böylece San’a şehrini Arabistan’ın merkezi hâline getirmeyi hedefliyordu. Önünde büyük bir fil bulunan ordusuyla Mekke’ye kadar gelmiş, fakat Kâbe’ye yaklaşmaya muvaffak olamamıştı. Allah(c.c.) tarafından gönderilen kuşların attığı küçük taşlarla ordusu darmadağın olmuş, kendisi San’a’ya dönmüş ve çok geçmeden ölmüştür.

Dinî bir merkez olan Mekke, iktisadi bakımdan da oldukça elverişli bir konumda idi. Çünkü bu şehir; güneyde Yemen, kuzeyde Akdeniz, doğuda Basra Körfezi, batıda Kızıldeniz’in önemli bir limanı olan Cidde ve Afrika istikametinde giden yolların kesişme noktasında bulunuyordu. Mekke’nin ekonomik hayatının temeli ticaret idi. Yılın belirli aylarında Arabistan’ın her tarafından Kâbe’yi ziyarete gelen insanlar şehrin ticari faaliyetlerini canlandırırdı. Kureyşliler yılda iki defa kuzeye ve güneye büyük kervanlar gönderirler, yılın diğer zamanlarında ise daha küçük kervanlarla ticaret yaparlardı. Coğrafi şartlar sebebiyle Mekke’de tarım yapma imkânı pek yoktu.

b-Taif

Mekkelilerin sayfiye şehri olan Taif
Mekkelilerin sayfiye şehri olan Taif

Sakif kabilesinin hâkimiyetine girmeden evvel üzerinde bulunduğu Vec Vadisi’nin adıyla anılan şehir, Sakiflilerden sonra Taif adını almıştır.

Hicaz’ın iklimi en soğuk şehri olan Taif, yaz aylarındaki serin havası sebebiyle Mekke’nin ileri gelenlerinin yazlık şehri olma özelliğini taşıyordu. Şehir, zengin su kaynaklarına ve verimli topraklara sahip olmasının yanında Arabistan’ın doğu, batı ve güneyden gelen yollarının kesişme noktasında yer almaktaydı. Taif şehrini de içine alan Vec Vadisi’ndeki yerleşimin Nuh tufanından önce başladığı rivayet edilmektedir. Tufandan sonra şehrin ilk sakinleri olarak Amâlikalılar kabul edilir. Semud kavmi Amâlikalıları buradan çıkarmış, daha sonra pek çok Arap kabilesi burada bir süre ikamet etmiştir. Zirai alanda kendilerini geliştiren Sakifliler, Taif’i meyve bahçeleri ve üzüm bağlarıyla doldurmuşlardır. Sulama işleri için derelere bent ve barajlar da yapmış kısa sürede şehri bayındır hâle getirmişlerdir. Âmiroğulları ile aralarında oluşan düşmanlık sebebiyle bir süre şehri terk etmek zorunda kalsalar da tarımdan anlamayan Âmiroğulları, onların şehre dönmesine izin vermek zorunda kalmıştır.

Sakiflilerin idaresindeki şehirde tarım ve hayvancılığın yanında çeşitli el sanatları ve ticaret de hayli ilerlemişti. Taif’in ürettiği kuru üzüm, şarap, zeytinyağı ve bal gibi ürünler bütün Arabistan’da tanınmaktaydı. Şehir, ayrıca deri işlemeciliğinde de şöhretini tüm Arabistan’a duyurmuştu. Taiflilerin ürünlerini başlangıçta Mekkeli tüccarlar Arabistan’ın her tarafına ulaştırmaktaydı.

Bir süre sonra Taifliler de ticaret işinde ustalaştılar. Şehirdeki ticari canlılık, bazı Yahudi tüccarların ilgisini çekmiş ve bu durum şehirde az da olsa Yahudi nüfusun bulunmasına sebep olmuştur.

c- Yesrib

Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hicretinden sonra Medine adını alan Yesrib, Uhud ve Âir dağlarının arasında kurulmuştur. Etrafında volkanik oluşumlar bulunan şehir su kaynakları bakımından oldukça zengindir. Amâlikalılar Yesrib’in ilk sakinleri olarak kabul edilir. Şehrin sonraki sakinleri olan Yahudilerin Yesrib’e gelişleri hakkında birden fazla rivayet vardır. Ağır basan görüş, Bâbil Kralı Buhtunnasr’ın, Kudüs’ü işgal ettikten sonra Bâbil’e sürdüğü Yahudilerden bir kısmının Yesrib’e gelip yerleştikleridir. Hıristiyanlığın Suriye’de yayılmasının ardından Romalıların baskısına maruz kalan Filistin ve Suriye Yahudileri de kendileri için güvenli bölge olarak Yesrib’i seçmiş ve buraya yerleşmişlerdir. Bunlar Benî Kurayza, Benî Kaynuka ve Benî Nadir isimli Yahudi kabileleridir.

Yahudiler Yesrib’e gelip yerleştikten sonra Arap kabile geleneğini benimsemiş ve hatta Arap isimleri almaya başlamışlardır. İlerleyen zamanlarda Yemenli Ezd kabilesinin iki kolu olan Evs ve Hazrec, Yemen’deki Me’rib Barajı’nın yıkılması üzerine Hicaz bölgesine göç etmiş ve Yesrib’e yerleşmişti.67 Kahtânî Araplarından olan Evs ve Hazrecliler, burada Yahudilerin ekonomik ve siyasal baskısı altında yaşamaya başlamışlardı. Gassânîler ve diğer bazı Arap kabilelerinin desteğini alan Hazrecliler Yahudilere üstünlük sağlayınca bu iki kabile Yahudilerin baskısından kurtulmuş oldu. Şehirde hâkimiyeti ele geçiren Evs ve Hazrec kabileleri Yahudilerin kışkırtmaları sonucu bir süre sonra birbirine düşman iki kabile hâline geldi.

İnanç olarak putperestliği benimsemiş olan Evs ve Hazrec kabilelerinin Menât isimli putları bulunmaktaydı. Onlar Yesrib ile Mekke arasında bulunan Kudeyd’deki tapınağa yerleştirdikleri bu puta çok fazla değer verir, hac için Kâbe’ye gittiklerinde bile Menât’a gelip tıraş olmadan haccı tamamlanmış saymazlardı. Çeşitli vesilelerle hediyeler takdim edip kurbanlar sundukları Menât’a verdikleri değerden dolayı çocuklarına Abdumenât veya Zeydumenât isimlerini verirlerdi.

Yesribliler ticaretle uğraşmalarına rağmen bu konuda Hicaz’ın diğer şehirleri kadar ileri değillerdi. Halk daha çok tarım ve hayvancılıkla geçinmekle beraber dokumacılık, demircilik gibi işleri yapanlar da vardı. Benî Kaynuka kabilesi ise kuyumculuk ve silah imalatında adından söz ettiriyordu. Kendilerine ait bir çarşıları da bulunan Kaynukalıların öncülüğünde Yahudiler şehrin ekonomisinde söz sahibiydiler.

Merkezî bir yönetim olmadığı için Yesrib’de her kabile bağımsız bir şekilde kendi kurallarına göre yaşıyordu. Bununla birlikte ekonomik açıdan üstün durumda bulunan Yahudiler zaman zaman bu üstünlüklerini idari konulara da yansıtıyor, Araplar onlara tabi olmak zorunda kalıyordu. Daha sonra şehrin hâkimiyeti Araplara geçince Yahudiler Evs ve Hazrec’i birbirine düşürerek onların daha fazla güçlenmelerini engellemişti. Bu süreçte Evsliler, Benî Kurayza ve Benî Nadir ile; Hazrecliler ise Benî Kaynuka ile ittifak kurmuşlardı. Şehirdeki bu parçalanmışlık, Hz. Peygamber’in gelişine kadar uzun bir süre devam etmiştir.

Bu Makale Faydalı mıydı?

Oy vermek için yıldızlara tıkla!

Ortalama puan / 5. Oy sayısı:

Beğendiğine Sevindim ...

Hadi bu yazıyı sosyal medyada paylaş!

Yazıyı faydasız görmene üzüldüm!

Hadi bu yazıyı geliştirelim!