Modern Çağ’da Uluslararası İlişkiler

Avrupa’da XVI. yüzyıl başlarından itibaren aydınlanma ve modernleşme süreçlerine paralel olarak otorite ve egemenliğin merkezîleşmesi ve kilise ile devletin birbirinden ayrılması sonucunda egemen ve bağımsız devletler ortaya çıkmıştır. Modern anlamda uluslararası ilişkilerin, egemen ulus devletin gelişmesi ile ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Bu yeni aktörler, ülkelerinin ve toplumlarının çıkarları doğrultusunda diğer devletlerin varlığını tanıyan, karşılıklı eşitliğe dayalı, emperyal anlayıştan uzak ilişkiler geliştirmeye başladılar. Avrupa kıtasında ortaya çıkan bu yeni durum, uluslararası ilişkilerin bugün de varlığını sürdüren temel özelliği olmuştur.

Şimdi uluslararası ilişkiler olgusunun modern dönemde geçirdiği aşamaları inceleyelim.

1. Ülkesel Devletin Doğuşu ve Westphalian (Vestfalyan) Devletler Sistemi

Modern dünyanın temelleri, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Avrupa'da yaşanan din savaşları ve bu savaşlar sonunda imzalanan Vestfalya Barışı ile atılmıştır. "Seksen Yıl Savaşları (1566-1648)" ve "Otuz Yıl Savaşları (1618- 1648)" adlarıyla anılan bu savaşlar, bir Protestan-Katolik mücadelesi gibi görünse de temelde Avrupa devletlerinin siyasi amaçları uğruna yapılmıştır.

Otuz Yıl Savaşları, 1517′de Martin Luther (Martin Luter) ile başlayan reform sürecinin en kanlı ve en çok iz bırakan olayı olmuştur. Reform hareketleri sonrasında Avrupa’da mezhep birliği bozulmuş ve din savaşları başlamıştır. Protestanlık ve Kalvinizm mezhepleri kilise baskısından kurtulmak isteyen Alman prensler tarafından benimsenmiş ve kısa sürede Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu için bir tehdit hâline gelmiştir. Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na bağlı prenslerin Katoliklik ile Protestanlık arasında bölünmesi, Protestan prenslerin aralarında birleşerek kiliseye ve imparatora karşı mezhep özgürlüğü mücadelesine başlamaları, savaşın temel nedenidir. Fransa, Hollanda ve İngiltere’nin Protestan prenslikleri desteklemesi, savaşın daha karmaşık bir hâl almasına ve bütün Avrupa’ya yayılmasına yol açmıştır. Otuz Yıl Savaşları, 1648 yılında Protestanların zaferiyle sona ermiş ve savaş sonunda Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu parçalanmıştır. Avrupa’da güç dengelerinin değişmesine de yol açan Otuz Yıl Savaşları’nın sonunda imzalanan Vestfalya Barışı ile modern siyaset anlayışına dayalı bir devletler sistemi kurulmuş, çıkar ve gücün belirleyici olduğu bir uluslararası ilişkiler sistemi ortaya çıkmıştır.

Vestfalya Barışı, Avrupa’daki siyasal otoritelerin sınırlarının belirlenmesini ve yöneticilerin mutlak egemen hâle gelmesini sağlamıştır. Bundan sonra artık hiçbir devlet ya da yönetici, egemenliğini bir başka otoriteyle paylaşmak istemeyecektir. Kilise, uluslararası siyasetin dışına itilecek, siyaset laikleşecek, ulus devlet, uluslararası ilişkiler sisteminin temel aktörü olacaktır. Bu yeni dönem, Orta Çağ’dan farklı olarak hiyerarşik ve dikey ilişki biçimleri yerine güç ve çıkar mücadelesine dayalı egemen eşitlik çerçevesinde bir sisteme dönüşmüştür. Öte yandan Orta Çağ'ın bütüncül Hristiyan ülkesi kavramının yerini, kendi çıkarlarını gözeten ve otorite sahibi farklı devletler anlayışı almıştır.

2. Ülkesel Devletten Ulus Devlete

Vestfalya Barışı ile ilk taslağı ortaya çıkan modern dünyanın ve modern devletin tam anlamıyla görünür olabilmesi, Fransız İhtilali ile mümkün olmuştur. Vestfalya Barışı ile Fransız İhtilali arasında geçen sürede Fransa'da, insan topluluğu ve egemenlik anlayışında önemli dönüşümler yaşanmıştır. Aynı sınırlar içinde yaşayan insanlar, Vestfalya sonrası dönemde, ortak değerleri paylaşan, aidiyet duygusu ile birbirine bağlı, birlik ve beraberlik düşüncesine sahip özel bir toplum hâline gelmişlerdir. Yani aynı ülkede yaşayan insanlar “ulus”u oluşturmuşlardır. Fransız İhtilali ile de egemenlik, artık tarihî işlevini tüketmiş olan kraldan alınarak ulusa teslim edilmiştir.

Fransız İhtilali 1789 300x207 - Modern Çağ'da Uluslararası İlişkiler

Fransız İhtilali (1789)

Avrupa kıtasında yaşanan bu tarihî dönüşüm sonucunda modern devletin kurucu ideolojisi olan “ulusçuluk” düşüncesi doğmuş, ulusun, üzerinde yaşadığı toprak ise “vatan”a dönüşmüştür. Böylece 1648’de temeli atılan devlet, evrimini tamamlayarak “ulus devlet” hâline gelmiştir. Siyasal alanda ortaya çıkan bu yeni düşünceler, Napolyon ordularının Avrupa’da bir uçtan bir uca ilerlemesiyle yayılmış ve sonuçta birçok devletin ortaya çıkmasına neden olmuştur. XIX. yüzyıl boyunca devam eden bu süreç sonunda bütün Avrupa, ulus devletlerden oluşan bir kıta görünümünü almıştır.
Ulus devlet olgusunun pekişmesinin ardından dünya, Avrupa merkezli uluslararası ilişkilerin varsayımsal ilkelerine göre şekillenmiştir. Bu ilkeler bir yönüyle Vestfalya Barışı’nın devletçi düşüncelerine; diğer yönüyle ise ulusçuluk ideolojisine dayanmaktadır.

Devletçi ve ulusçu ideolojiden beslenen bu anlayışa göre;
• Her toplum uluslaşmalı ve her birey kendini bir ulusla özdeşleştirmelidir.
• Her ulusun bir devleti ve her devletin bir ulusu olmalıdır.
• Her devletin, üzerinde mutlak egemen olacağı kesin sınırlara sahip bir ülkesi olmalıdır.
Tarihin bu döneminde Avrupa kıtasında şekillenen ulus devlet modeli zamanla diğer ülkeler tarafından da benimsenmiş ve XX. yüzyıldan itibaren en yaygın devlet türü olmuştur.

3. Batı Merkezli Dünyanın İnşası

Avrupa merkezli sistemin genişlemesi, dünyanın, Batı’nın kontrolü altına girmesine yol açmış, böylece Batı, dünya politikasının merkezi ve belirleyicisi olmuştur. Bu yayılma, askerî işgal, ekonomik sömürü içermesine karşın uygarlık, kalkınma ve ilerleme adına gerçekleştirilmiştir.

Vestfalya Barışı ile kurulan uluslararası sistem, Batılılar arasında eşit ve yatay bir ilişkiye yol açarken Batı ile diğerleri arasında hiyerarşik ve dikey bir ilişki doğurmuştur. Batı dünyası Modern Dönem'de de dış dünya ile ilişkilerini, modern öncesi dönemdeki “uygar-barbar” ayrımına benzer bir biçimde “Batılı ve Batılı olmayan” ayrımı temelinde kurmuştur.

afrika 300x284 - Modern Çağ'da Uluslararası İlişkiler

Avrupa devletleri, XVI. yüzyılda dünyanın %7’sini denetim altında tutarlarken bu oran, XIX. yüzyılda %35’e; 1914’te ise %84’e çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise bu oran %90’a ulaşmıştır.

4. Soğuk Savaş Sonrası Dönem

XX. yüzyılın sonlarına doğru uluslararası ilişkilerin niteliğinde bazı değişimler yaşanmaya başlanmıştır. SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) dağılmasıyla Soğuk Savaş’ın sona ermesi (Soğuk Savaş Dönemi, 7. Ünite'de ayrıntılı olarak işlenecektir.), değişimin küresel çapta ve hissedilir biçimde yaşanmasına yol açmıştır. Günümüzde ise iletişim ve haberleşme teknolojilerindeki devrim, mevcut aktörleri, yapıları ve bunlar arasındaki ilişkileri değiştirmektedir.

Egemenlik anlayışının yeniden yorumlandığı, devlet dışı aktörlerin etkinliğini artırdığı, bireyi öne çıkaran anlayışların uluslararası değer hâline geldiği, yaygın ve çok düzeyli ilişki biçimlerinin gündemde olduğu bir süreçten geçmekteyiz. Bu yeni dönemde devletler arası olduğu kadar toplumlar arası, bireyler arası, gruplar arası ve şirketler arası ilişkiler önem kazanmaktadır. Dünya politikasındaki yeni dönemin ana dinamiğini, küreselleşme olgusu oluşturmaktadır. Küreselleşmenin etkisiyle farklı nitelikteki aktörlerin katıldığı çok yönlü ve çok boyutlu, yoğun ve hızlı bir ilişki ve etkileşim ortamı doğmaktadır. Dünya politikası aktörler, konular, süreçler hatta yapılar bakımından çoğulculaşmaktadır. Bugün herkesin her şeyi etkileyebildiği ve herkesin her şeyden etkilenebildiği çoklu ilişkiler ağından oluşan bir yapı doğmaktadır.

Postmodern Çağ ya da “uluslararası ilişkiler sonrası dönem” olarak da adlandırılan bu dönemde Modern Çağ’ın temel aktörü olan ulus devletin niteliğinde de bazı değişimler gözlenmektedir. Devletler bazı alanlarda egemenliğini ulus altı ve ulus üstü aktörlerle paylaşmaya başlamıştır. Günümüzde devletler toplumlar arası ticari ve ekonomik ilişkilerde ulus ötesi şirketler, hükûmet dışı uluslararası kuruluşlar gibi yeni aktörlerle birlikte hareket etmektedirler.

Dünya politikasında yaşanan değişime paralel olarak küresel çapta yaygınlık kazanan çok kültürlü ve çok uluslu sanayi düzeni, Batılı ülkelerin ekonomik ve siyasi üstünlüklerini de sarsmaktadır. Özellikle sermaye ve sanayi ürünlerinin dolaşımının yaygınlaşması, ulus devletlerin sınırları içindeki kontrollerinin azalmasına yol açmıştır. Karşılıklı bağımlılığın artması, Batı dışı bölge ve aktörlerin etkinlik kazanması anlamına gelmektedir. Avrupa ve Kuzey Amerika hâlâ çok önemli merkezler olmakla birlikte Çin, Hindistan, Japonya ekseninde Asya ve Pasifik; Brezilya-Arjantin ekseninde Latin Amerika yeni merkezler olarak önem kazanmaktadır. Kısacası daha önce olduğu gibi, dünyada yeniden birden fazla merkezin ortaya çıkması söz konusudur.

Vestfalya Barışı ile kurulan uluslararası sistemin temelleri hızla aşınmakla birlikte siyasal aktör olarak ülkesel devletin üstünlüğü, uluslararası savaşların merkezî rolü, hukukun üstünlüğündeki zaaf, bölgesel ve küresel yönetim konusunda güçlü kurumların olmayışı gibi özellikler hâlâ devam etmektedir. Öte yandan günümüz dünyasında devletler üzerinde yaptırım gücü olan merkezî ve üstün bir otorite bulunmaması nedeniyle uluslararası ilişkiler, hiyerarşik ve dikey değil, anarşik bir hâl almıştır.

Şunlara da Göz Atmalısın
Share

Bir Soru Sormak İster misin?

avatar
  Subscribe  
Bildir