Osmanlı – Avrupa İlişkilerinde Rekabet Dönemi

Anadolu’nun Batı ucunda Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu sınırında kurulan Osmanlı Devleti, coğrafi, siyasi, stratejik ve dini nedenlerle Batı’ya doğru genişledi.

İstanbul’u alarak Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkan Fatih Sultan Mehmet, kullandığı “Kayser- i Rum” unvanıyla kendisini Anadolu’daki Müslüman ahali kadar Avrupa’nın da hakimi ilan etti. Hatta o dönemde hem Ruslar hem de Osmanlılar yıkılan Roma İmparatorluğu’nun kim tarafından devam ettirileceği konusunda rekabet halindeydi. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul’un fethinden sonra Roma ve Viyana gibi sembolik kentleri de alma hedefini uzun süre benimsedi.

Fatih Sultan Mehmet Han

Genel olarak Avrupa (Roma ya da Hristiyan dünyası), Osmanlılar için hem de doğuşundan itibaren alt edilmesi gereken başlıca rakipti. Dolayısıyla, dönemin ruhu gereği büyük ölçüde dini temellere yaslanan “Osmanlı asabiyesi”nin oluşumunda “Hristiyan Avrupa/Batı” başlıca “öteki” oldu.

Genel olarak “Batı Roma”ysa, siyasi ve toplumsal dağınıklığına ilk kez Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kurulmasıyla son vermişti. İmparatorluğun Papa III. Leo’nun 25 Aralık 800’de Şarlman’a taç giydirmesiyle kurulmasını hızlandıransa İslam’ın doğuşu ve yükselişiydi. Kısa sürede İber Yarımadası’na (Endülüs) kadar gelen Emeviler’in temsil ettiği “İslam”, Avrupa’daki dağınık siyasi ve dinsel yapıların bir araya gelmesini tetiklemişti. Dolayısıyla, günümüzdekine yakın anlamda “Avrupa fikri”nin oluşumunda genel olarak “İslam” önemli bir katalizördü, “öteki” ydi. Bunu hem kutsal kabul edilen Kudüs bölgesinin Müslümanlardan alınması için 11-15. yüzyıllarda düzenlenen Haçlı Seferleri’nde hem de Osmanlılara ancak birlikte karşı durulabileceği anlayışında da görmek mümkün. Dolayısıyla, yine dönemin ruhu gereği büyük ölçüde dini temellere yaslanan “Avrupa asabiyesi”nin oluşumunda “Müslüman Osmanlı/Doğu” başlıca “öteki” idi.

Kısacası, başlıca siyasi ve ekonomik rakipler olan bu iki coğrafyanın İmparatorluklar dönemindeki kimliklerinin oluşumunda birbirlerini “öteki” olarak gördüklerini, kodladıklarını söylemek mümkün. Hatta sık yapılan savaşlar nedeniyle toplumsal, ekonomik, siyasal, dinsel ve kültürel alandaki yoğun rekabetin düşmanlık boyutuna ulaştığını da görüyoruz. Öyle ki, 19. hatta 20. yüzyılda yaşanan gelişmeler sonrasında imparatorluklar yerini modern ulusal devletlere ve yeni anlayışlara bıraksa da, bu geçmiş bu kez karşılıklı tarihsel önyargılar olarak karşımıza çıkabilmekte.

Öte yandan, her genelleme gibi bu genelleme de iki nedenle kısmen açıklayıcı kısmen yanıltıcı olur. Birincisi, Avrupa’yla Osmanlılar arasında en yoğun rekabet ve düşmanlık döneminde bile yoğun bir ilişki ve etkileşim vardı. Bunun en önemli nedeniyse, dünya tarihi boyunca hep olduğu gibi, kimlik/asabiye oluşturmada “öteki”nin sadece olumsuz değil olumlu anlamda da bir etken olması. Zira ekonomik, toplumsal ve siyasal önemi olan coğrafyalar, birçok alanda çağlarının en gelişmiş örneğini teşkil eder. Bunu da hem kendi zenginliklerine hem de özellikle en sık ilişkiye girdikleri, dolayısıyla en çok tanıdıkları ötekisinden bir şeyler öğrenmelerine borçludurlar.

Uç bir örnek vermek gerekirse, savaşlar sadece iki ordunun değil iki farklı toplumsal yapının da karşılaşmasıdır. Yemek kültürleri, mimari yapılar, din ve inanış biçimleri, başta müzik olmak üzere çeşitli sanatlar, devlet idaresi ve hukuk gibi pek çok alanda etkileşim yaşanır. Taraflar kendi kimliklerini sadece “öteki”nin karşısında inşa etmez; iyi olduğunu düşündükleri uygulamalarını da kendilerine adapte ederek benimser. Hatta bu durum zaman zaman gizli bir hayranlığa da neden olur. Nitekim genel olarak Avrupa ve Osmanlı da farklı dönemlerde farklı şekillerde de olsa böyle davranmıştır. İslam ve Osmanlı’nın ön planda olduğu dönemlerde daha fazla etkilenen Avrupa olurken, zamanla Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa’dan etkilenmiş. Kısacası, ilişkilerin en gergin olduğu dönemlerde bile tarafların ekonomik, toplumsal, siyasal, hukuksal ve kültürel alışverişi devam etmiştir.

İkincisi Avrupa, gevşek bir İmparatorluk düzeni olması nedeniyle Ortaçağ boyunca yekpare bir bütün değildi. Farklı krallıklar kendi aralarında ekonomik, siyasi ya da mezhepsel (Katolik-Protestan) savaşlara tutuşmuş, bu güç mücadeleleri de sık değişen ittifak ilişkilerine neden olmuştu. Öyle ki, her ne kadar “ortak tehdit” olarak görülen Osmanlılara karşı birlikte hareket etme çağrısı hep olsa da, farklı krallıklar Avrupa’daki rakiplerine karşı Osmanlılarla yakın ilişkiler içine de girebilmişti. Osmanlılar da hem bu durumu kendi lehine kullanmak hem de çeşitli ekonomik avantajlar elde etmek için farklı Avrupa coğrafyalarıyla farklı ilişkiler geliştirmişti. Venedik Cumhuriyeti ve Fransa Krallığı’yla ticari, ekonomik ve kültürel alanlarda yaşanan yakınlaşmalarda olduğu gibi. Nispeten uzun süreli bu yakın ilişkiler dışında kimi Avrupalı devletlerle Osmanlılar arasında dönemsel ittifaklara da rastlamak mümkün.

Kısacası, her ne kadar bugün de izleri görülen karşılıklı tarihsel önyargılardan bahsetmek mümkün olsa da, aynı tarihin olumlu izler, örnekler içerdiği de açık. Nitekim bu farklı tarihsel ilişki biçimlerinin günümüz Türkiye-AB ilişkilerine de yansıması olduğunu görüyoruz. Geçmişte yoğun ekonomik ve toplumsal ilişkiler kurulan ülkeler Türkiye’nin olası üyeliğine daha olumlu ya da önyargısız yaklaşırken, bunun tersini görmek de mümkün.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir