Sosyoloji Hangi Mantığa Dayanmalıdır?

Sosyoloji Hangi Mantığa Dayanmalıdır?

6 Mayıs 2018 0 Yazar: Fikir

Genel Sosyolojinin çözmek zorunda kaldığı en önemli mesele sosyolojinin konu ve metodudur. Bu bizi bilgi nazariyesi ve metodolojiye götürür. Burada cevaplandırılacak soru şudur: SOSYOLOJİ HANGİ MANTIĞA DAYANMALI VE HANGİ YOLLARDAN YARARLANMALIDIR? Bu soru üç türlü cevaplandırılabilir.

Manevi bilimler arasında değer yargılarıyla normatif görüşleri sistemlerinin bel kemiği yapan bir sürü disiplin vardır. Hukuk, Pedagoji, Ahlak, Estetik ve benzerleri bu gibilerdendir. Şüphesiz, bu bilimlerde her türlü değer yargılarından uzak, yalnızca olay ve olgulara dayanan tespitler de vardır.

Sosyoloji Hangi Mantığa Dayanmalıdır?

Sosyoloji Hangi Mantığa Dayanmalıdır?

Pedagojide çocuğun bedeni ve ruhi gelişmesini, hukukta bir fiilin suç sayılıp sayılmamasını tespit eden maddi olaylar bu türlü tespitlerdendir. Fakat dikkat edilirse bu disiplinlerin özü değer yargılarına dayanır ve her vakit üstün bir değere göre ayarlanırlar. Bu gibi bilimlerin ortaya çıkmaları bile böyle bir değerin geçerliği sayesinde mümkün olmuştur. Hukukun problematiği (Çözüm ölçüsü) adalet, Estetiğin problematiği güzellik, Ahlakın problematiği iyilik, dinin problematiği ise kutsallıktır. Bu bilimlerin ödevi, benimsedikleri üstün değerleri normal sübjektif görüş ve tutumların üstüne çıkararak gerçekleştirmektir. Bu bilimlerin önsel (apriori) olarak kabul ettikleri şey, adalet, güzellik, iyilik ve kutsallığın objektif bir değer olarak alınmasıdır. Bu türlü disiplinler yalnızca olay ve olgulara dayandıkları müddetçe kendilerine öz çalışma alanları dışına çıkmış olurlar. Bu anlamda bu bilimlere normatif disiplinler adı verilir. Sosyolojinin mantık ve mahiyeti ile ilgili ilk tespit, bu bilimin normatif bir bilim olmadığıdır.

Bir toplum düzeninin adil, faziletli, fertlerin istek ve zihniyetine uygun olup olmaması sosyoloji bakımından önemli değildir. Sosyologun incelemekte olduğu toplumsal yapıların değer yargılarına uyup uymadığını veya toplumun adalet, fazilet ve ahlak törelerine göre yönetilip yöneltilmediğini sormaya hiçbir yetkisi yoktur.

Sosyoloji normatif bir bilim olsaydı, bu konuları çözümlemekle görevli olurdu. Sosyoloji normatif bilim, olmadığından bütün bu meseleler onun çözüm alan ı dışında kalırlar. O halde bu meseleleri ortaya atan veya bunları karara bağlayan kimse hukuk, ahlak, pedagoji gibi normatif bilimler alanına geçmiştir. Bu kimsenin değer yargıları pratik eylemler haline gelince siyaset alanına girilmiş olur. Bu ana kadar sosyolojiyi normatif bir bilim değildir şeklinde ele aldık. Şimdi müspet olarak sosyolojinin yalnızca olay ve olgularla ilgili meselelerle uğraşmaya yetkili olduğunu söyleyebiliriz. Burada sadece falan toplum düzeni acaba hangi yapı kanununa göre kurulmuştur? Böyle bir toplumda aile, din ve devlet nasıl bir rol oynar? Teşkilat şekillerinden hangisi ön plana alınmıştır (Babaşahlık, anaşahlık v. s.) ? Gruplardan hangisi egemenliği elde tutmaktadır? gibi mevcut durumu tespit eden sorular yanında kalan toplumun gelişmesi hangi doğrultudadır ? Hangi toplumsal yapı, kurum ve kuruluşlar yıkılmaya, çözülmeye veya şekil değişmeye yüz tutmuştur? Hangileri yeniden kurulmaya, gelişmeye ve yayılmaya elverişlidir? gibi sorular sosyologa sorulabilir. Fazla olarak bir biri üzerine tesir eden toplum düzenlerinden hangisi hangisinin üzerinde daha çok etki yaparak bir bünye değişikliğine yol açar? Şeklinde sorular da sorulabilir. Çok kere görünürde kazananların yendikleri toplum bünyesinde eridikleri ve gerçekte yenildikleri çok rastlanan örneklerdendir. Şeklen Demokrasi adı taşıyan bir yönetimin gerçekte koyu bir zorlama rejimi olduğu çok görülmüştür. Bu sebepten eşyanın gerçeğini aramak gerekir.

Geçmişteki toplumsal olayları bugünkü durumla karşılaştırmak çok kolay bir yoldur. Çünkü tarih, kaynakları bakımından kavranabilecek bir durumdadır. Bu gerçek karşısında irademizin büyük bir rolü yoktur. Ancak tarihi olaylara değer verme söz konusu olduğunda iş değişir. Sosyoloji yalnız geçmişin ve günün olaylarıyla değil, bugünkü durumun gelecekte göstereceği yönelişleriyle de ilgilenir. Açıkça belirtmek gerekir ki günün toplumsal gerçekleriyle sıkı bağlantılarımız vardır. Bu bağlantılar varlığımızla sıkıdan sıkıya ilgilidir.

Bir memleketteki siyasi hareketler bilginin, tarafsız gözlem ve tespitine konu olabilirler. Fakat bu siyasi cereyanlardan biri bu gözlemi yapanın varlığına son vermeyi veya mensup olduğu zümrenin yok edilmesini hedef tutmuşsa bu incelemede araştırıcının durumunu ve ne dereceye kadar tarafsız kalacağım düşünmek gerekir. Nazi Almanyasında yahudi soyundan bir bilginin çalışması veya istibdat devrinde hürriyet ve demokrasiye dayanan bir bilginin vereceği eserleri düşünmek kafidir.

Görülüyor ki toplumsal gerçekler, içinde yaşadığımız alemin kendisi veya önemli bir parçasıdır. Bu toplum düzeninin devamı, değişmesi veya ortadan kalkması kaderimizi tayin eder. Fazla olarak bu düzenin devam etmesi değişmesi veya ortadan kalkması bir dereceye kadar irademize bağlıdır. Zira bu düzene şekil veren canlı madde bizleriz. Bu yönden bu gerçeğin bir parçası veya etki gücü bizleriz. Toplumsal olaylar bizlerden geçerek yoluna devam eder.

Burada bir soru hatıra gelebilir: Bizi en yakından ilgilendiren bu olayları olduğu gibi kabul ederek şuurlu bir feragatle herhangi bir durum almaktan ve değer hükmüne varmaktan sakınacak mıyız? Sosyoloji bir olaylar bilimi olduğundan her türlü değer hükmünden uzak kalmak zorundadır. Aksi takdirde bilimsel anlamda bir sosyolojiden bahsedilemez. Sosyoloji kurumlarını her an kendi çıkarına uygun ve insanlık gereklerine aykırı şekilde yöneten sert bir otorite sistemi kadar fertlere özgürlük, eşitlik ve kardeşlik tanıyan bir toplumsal sistemi de eşit ve objektif ölçülerle incelemelidir.

Her iki düzenin yapı kanunların ve gelişme eğilimlerini objektif bir gözlem süzgecinden geçirerek birini kötüleyip, ötekini alkışlamadan olduğu gibi aksettirmelidir. Bu sonuca varmak için uzun yıllar geçmiştir. Kurucular bu cihete işaret etmişlerdir. Buna rağmen aradan bir çok yıllar geçmiş, fakat bir türlü sosyoloji değer yargılarından yakasını kurtaramamıştı. E. Durkheim, V. Pareto ve M. Weber gibi devrin üstün ve ünlü bilginleri toplumda olup bitenleri bilimsel bir süzgeçten geçirerek sosyolojiye bilim değerini kazandırmışlardır. Durkheim toplumsal olayların eşya gibi incelenmesi, Pareto sosyolojiye neopozitivizmin uygulanması ve Weber ise değer yargılarından uzak kalınması tezlerini savunmuşlardır.

Fizik biliminin yardımıyla bazı uygulama ve yenilikler açıklanabilir. Son uzay yolculukları veya atomik keşiflerini bir fizik ve astronomi bilginini gelecekle ilgili açıklama ve bildirilerde bulunmaya yetkili kılabilir. Fizyolojideki ilerlemeler, doktorlukta varılacak aşamaları işaret edebilir. Bunun gibi Sosyolojide de bazı mutlu sonuçlardan bahsedilerek siyasi doğrultu belirtilebilir. Burada dikkat edilecek şey, değer yargılarına saplanmamaktır.