Türkiye’de Okçuluğun Gelişimi

Bilinen en eski yazılı kaynağımız kabul edilen Orhun Abideleri’ne (Köktürk Yazıtları da denilir.) baktığımızda bu taş yazıtların, Göktürk alfabesiyle yazıldığı ve Türk kelimesinin yazılışında kullanılan “ok” ile “yay” işaretlerinin birer harfe karşılık geldiği görülür.

Türk sözcüğünde ok ve yay harfinin kullanımı

Türk sözcüğünde ok ve yay harfinin kullanımı

Ok ve yayın birer harf olarak kullanılması gerçeği bize; okun ve okçuluğun, milletimizce ne kadar değerli bir uğraş olduğunu gösteren bir kanıttır. Öyle ki Batılı tarihçilerin, Türkleri tarif ederken ok ve yay kelimelerini kullandıkları görülür. Buna bir örnek olması bakımından Romalı tarihçilerin meşhur sözünü hatırlatalım. Derler ki: “Sakın bir Türkü avlamayın, çünkü av sizsiniz!” veya Türklerin at üzerinde giderken bile her yöne ok atabilme özelliklerinden dolayı “Türkler ok atmaya başladığında gökyüzünde güneş kaybolur!” demişlerdir.

Türkler bu özellikleri sayesinde Malazgirt’te ve daha birçok savaşta zafer elde etmişlerdir. Türkler bu meziyetleri iledir ki, meşhur hilal taktiğini başarıyla uygulayarak büyük zaferlere ulaşmışlardır. Bu taktikte, ordu, savaş anında; merkez, sağ ve sol olmak üzere üç bölüme ayrılırdı. Merkez kuvvetleri düşmana hücum eder, bir süre sonra saldıran bu kuvvetler, kaçar gibi geri çekilirdi. Bunu yaparken de at üzerinde ok atmak suretiyle savaşa devam ederlerdi.

At üzerine geriye doğru ok atan Türk okçusu

At üzerine geriye doğru ok atan Türk okçusu

Böylece geri çekilen askerlerin peşinden gelen düşman, ordunun sağ ve sol kısmı tarafından pusu kurulan yere çekilir, çember içine alınarak imha edilirdi. Zafer kazanmada bu kadar önem arz eden okçuluğun eğitimine de, pek tabii, çok küçük yaşlarda başlamak gerekirdi.

Türklerin İslamiyet’ten önceki inanışlarına bakıldığında, ok ve yayın çok önemli semboller olarak şamanların omuzlarında taşındığı görülür. Oğuzların dilinden türeyen, Üçoklar ve Bozoklar ifadeleri –hatta Oğuz kelimesinin de kökü itibariyle “Og-uz/Ok-uz” (oklar) şeklinde “ok” kelimesinden türetildiği gerçeği- Türklerin ok ile nasıl sıkı bir bağ kurduklarının en belirgin göstergesi sayılır. Yine birçok destanımızda, ok ve yay ile ilgili çok önemli bilgilere rastlanmaktadır.

Göktürk alfabesinin bir bölümü

Göktürk alfabesinin bir bölümü

İslamiyet’in kabulü ile birlikte okçuluğun mana ve değeri bir kat daha artmıştır. Çünkü ok ve okçuluk ile ilgili hadis kaynakları bize, Peygamber Efendimiz’in, bu konu hakkında kırka yakın hadisi şerifi olduğunu gösterir.

Okçuluk İle İlgili Hadisi Şerifler

Okçuluk İle İlgili Hadisi Şerifler

Rivayetler, iyi ok atanlara Hz. Peygamber’in çok iltifat ettiğini göstermektedir. Öyle ki, Uhud Harbi’nde isabetli atışları sebebiyle, Sa’d İbnu Ebî Vakkas’a: “At ya Sa’ad, anam babam sana feda olsun!” (Kaynak, Müslim 7/125) ifadesini kullanmıştır.

Bu ve benzeri birçok hadisi şerifin ve rivayetin varlığı nedeniyle ok ve okçuluk, Türk-İslam kültüründe daha bir önemsenmiş toplumsal hayatta önemli izler bırakmış ve çeşitli semboller olmuştur. Hatta, klasik Türk şiirimizde (divan şiiri) birçok şair, ok ve yay sözcükleri ile imgeler, semboller geliştirerek şiirini zenginleştirmişlerdir. Örnek olarak şu beyitleri gösterebiliriz:

Okçuluk İle İlgili Beyitler

Okçuluk İle İlgili Beyitler

İstanbul’un fethi sonrası, Fatih Sultan Mehmet Han -okçuluğun gelişmesi için- sadece ok talimlerinde ve antrenmanlarda kullanılmak üzere tahsis ettiği “Okmeydanı” ndan da bahsetmeden geçmek olmaz. Bugün bir semtimize de isim olmuş bu meydan, padişah fermanı ile sıkı koruma altına alınmış ve özel bir statüyle önemli bir yere sahip olmuştur. Fatih Sultan’dan sonra oğlu II. Beyazıt Han, bu meydana “Okçular Tekkesi ve Vakfı”nı kurdurmuş, ülkenin dört bir yerinden ok ve yay yapımcıları buraya getirtilmiştir.

Zihgir

Zihgir

Kemend - Tirkeş

Kemend – Tirkeş

Ok Çantası

Ok Çantası

Ok Kandili

Ok Kandili

Yay

Yay

Okmeydanı’nın ilginç bir özelliği de buranın padişah dahi olsa belirli şartlara uymayanın ok atamadığı bir yer olmasıdır. Bu şartlardan en önemlisi mesafedir. Okçu 900 gez (gez: Bir ok boyudur. 1 gez 66-71 cm arasıdır.) uzağa ok atabilmelidir. Bu iş kolay olmadığından doğal olarak okçuluğa çok küçük yaşlarda başlamak gerekiyordu. İlk eğitimlerde gerçek bir yay değil de talim yayı olan ve “kepade-kepaze” diye de ad verilen, gevşek bir yay kullanılırdı.

Bu yay sayesinde yeni yetişen gençler, kas gücünü geliştiriyorlardı. Bugün, meşhur bir deyimimiz olan: “kepaze olmak” tabirinin de buradan geldiğini hatırlatalım.

Stajyerlik -kepazelik- dönemi bitince okçu adayına, üç ustanın şahitliğinde, istenilen şartlarda, ve istenilen uzaklığa ok attırılırdı. Şayet aday başarılı olursa okçular tekkesi şeyhinin yanına götürülür, edep ve erkânı sorgulandıktan ve şahitlik yapıldıktan sonra ona okçu unvanı verilirdi. Ancak bu sayede Okmeydanı’nda ok atmaya hak kazanılırdı.

O devirlerde oldukça çok sayıda taraftar toplayabilen, sürekli çekişmeli müsabakalara sahne olan bu sporun ve Okmeydanı’nın parlak devirleri, maalesef, Osmanlı Devleti’nin gerilemesi ile son bulmuştur. Ateşli silahların varlığı ve Osmanlı’nın işgal altında ağır şartları yaşayan bir ülke konumuna gelmesi neticesinde, Okmeydanı yeni sporcular yetiştirememiştir.

Okçuluk sicil defterindeki son kayıt tarihi, 1904 tarihi olmuştur. Günümüzde, Okmeydanı’nı tekrar eski günlerine kavuşturmak için 2001’de restorasyona başlanmış, çalışmalar 2013’te tamamlanmış, 17109,68 metrekarelik bir alanın üzerine dev bir spor kompleksi inşa edilmiştir. Yine aynı yıl, “Fetih Kupası” adı altında uluslararası bir turnuva başlatılarak modern okçuluk sporumuz, geleneksel bir boyut kazanmış ve hızla yükselişe geçmiştir.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir