Varoluşculuk Felsefesi ve Suç Kavramı

Bütün bir düşünce tarihi boyunca insan, yaşanılan her çağın yeni olan özelliklerinden dolayı tekrar ele alınmıştır; yapısı, özellikleri, olanakları, başarılarının temelleri ve sınırları anlaşılmaya, açıklanmaya çalışılmıştır.

Evrende olup bitenlere hayret ile başlayan bu serüven sonraları yine evrende kendine bir yer bulmak, bulunduğu yeri bir amaca bağlamak ve nihayetinde amaca uygun eyleyerek yaşamı idame ettirmek biçiminde süregelmiştir.

Kendini tanıma yolunda olan insan, merak eden, araştıran, bilen ve bilmesiyle hareket eden bir varlık olarak karşımıza çıkar.

Felsefe tarihinin başlangıcında insan, erdemler ve mutluluk ilişkisiyle ele alınmış, erdemli olması ve erdemli bir yaşam kurabilmesi açısından değerlendirilmiştir.

Ortaçağ’da ise insan, dinsel talep ve kuralların ölçüsüyle yapılandırılmaya çalışılmıştır; olan değil, istenen insan anlayışı ağırlık kazanmıştır.

Rönesans dönemiyle insanı yeniden tanıma ve anlamlandırma, önceki felsefi görüşleri bu kez farklı bir okumayla değerlendirme süreci başlatmıştır.

Tüm bunları takip eden ve aydınlanma olarak adlandırılan döneminde insan, bilme imkânının kaynağı olarak kabul edilen akılla ve akıl sahibi olmasıyla tanımlanmıştır.

Öznel aklı ve düşünme olanaklarıyla her bir kişi kendi bireyselliğini ve düşünme özgürlüğünü elde edebilir savıyla aydınlanmış kişi ve insan idealinin açtığı yolda hem politik hem felsefi söylemler ve bunlara uyan düzenlemelerle modern insan, modern dünya kurgulanmıştır.

Varoluş Felsefesi Ve Suç Kavramı

 

Aklın insan hayatın her alanında ön plana çıktığı modern zamanlarla beraber, değişen yaşam şartları uygarlık, ilerleme ve gelişme kavramlarıyla anlamlandırılmaya çalışılmıştır.

Yenidünya düzeniyle beraber, insanın yalnızlaşması, kendine ve yapıp etmelerine yabancılaşması, kaygı, sıkıntı gibi insana dair yeni problemler saptanmış, adlandırılıp, anlamlandırılmıştır.

20. yüzyıl böylesi bir birikim mirasının üzerine kendi özel şartlarını eklemiştir. Akıl, teknik (hesaplayan) bilme imkânı olarak temsil edilmiş, ortaya konan teknik bilgiler, buna dayanarak gelişen teknoloji ve bunlara dayanarak değişen yaşam ve dünya düzeni yeni sıkıntıları da beraberinde getirmiştir.

Özellikle Avrupa insanı iki dünya savaşının akla uymayan gerekçeleri, süreci ve acılarına tanıklık etmiştir. İnsanın, türlü gerekçelerle insana yaptıkları, insan nedir, kişi nedir, özgürlük nedir sorularını yeniden gündeme taşımıştır.

İşte bu problemlere ışık tutmaya çalışan isimlerden birer temsil olarak, J.Paul Sartre ve Karl Jaspers karşımıza çıkar.

Ani patlamalar ve katliamlarla yaşadığımız bu dönemde, insanlığın varoluşçu görüşte belirtilen sorumluluk kavramına ihtiyaç duyduğu kaçınılmaz bir gerçek gibi görünmektedir.

Tarihsel süreçte yalnızca fikirlerin değiştiği fakat saldırgan ve holiganca tavrın devam ettiği açıktır. Bu hararetli düşünce yapısından kaçınmak için öncelikle her insanın kendi bakışına yönelik bir muhakemeden geçmesi gerekir.

İnsan, hayatı boyunca kendini kurarken, karşılaştığı tüm fikir dünyalarıyla, ölene dek, bitimsizce hesaplaşarak yaşamalıdır. Yalnızca böyle bir duruş, hararetli savunmalara ve şiddete engel olabilir.

Irk ve cinsiyet gibi temel farklılıkları tanımada dahi zorlandığımız bu dönemde, yaşanan yıkımlarda insan kendi tavrının etkisini düşünmek ve bunlarla yüzleşmek durumundadır.

Büyük katliamlar dahi her insanın içinde bulunduğu genel ve yargısızca kabul görmüş kanılardan kaynaklanmaktadır.

Bu noktadan sonra, konuşabilmek önemli bir basamak olarak karşımıza çıkar. Öncelikle insanlar her ne kadar birbirinden farklı olsalar da insan olmak ortak noktasına bağlı bulunarak, aynı zeminde konuşmayı öğrenmelidir.

Farklılıklar reddedilemez fakat koyuluğu açılarak anlaşılabilir ve benimsenebilirler. “Birbirimize aitiz; birbirimizle sohbet ederken ortak bir sorunumuz olduğunu hissetmeliyiz.” (Jaspers, 2015, s.38) İşte tam da bu bakış insanın, bir başkası ile ve yaşadığı çağ ile en nihayetinde toplumsal geçmişi ile yüzleşebilmesini sağlar.

Unutulmamalıdır ki, zorbalıklar ve ideolojilerin baskılanması yoluyla kurulan bir düzen, geçerli fikrin yön değiştirmesiyle dağılacak yapıdadır.

Her ideoloji yerini bir başka ideolojiye bırakacak ve nihayetinde eski düzene dönülecektir. Fakat farklılıklardan beslenen ve kendisi dışındakilere insani sorumluluk ile yaklaşılan bir dünya sarsılmaz değerler üzerinde yaşar.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir