Yaşadığımız Şehirlerin Mimari Yapısının Estetik Açıdan Değerlendirilmesi

Hiç yaşadığınız şehrin siluetine bakarken üzülerek iç geçirdiğiniz oldu mu? Ya da irili ufaklı yapıların, eğreti sokakların ruhunuzu daralttığı, kendinizi labirentin içindeymiş gibi kaybolmuşluk hissi yaşadınız mı?

Bu sorulara cevabınız evet ise yaşadığınız şehrin mimarî yapısı estetik özellikleri taşımamaktadır. Şehirlerdeki yapılar, seyredenin duyarlılık ve kültürel geçmişine bağlı olarak, düzen ya da düzensizlik duygusuna, hoşlanmaya, ilgisizliğe ya da iticiliğe yol açar.

Tek tip oturma alanları, iş alanları, eğlence ve alışveriş alanları şeklinde birbirinden kesin çizgilerle ayrılan, sadece işlevselliğin ön plana alındığı bir şehir mimarisi estetik duyarsızlığın sonucudur. “Güzel gören güzel düşünür” sözünde olduğu gibi güzel bir çevre, rahatlamaya hatta neşeye yol açar. Bu nedenle bir şehir ve yapı mimarisinin aynı zamanda insanın psikolojik ve entelektüel ihtiyaçlarını da karşılayan estetik nitelikler de taşıması gerekir.

Günümüz maddeci dünyasında, çoğunlukla estetik duygular göz ardı edilmektedir. Teknolojik ilerleme ve bilimsel birikime rağmen pratik ve seri üretimden çıkmış malzemelerle basit, yüzeysel, emekten ve sanattan arındırılmış hatta çevreci olmayan yapı malzemeleri ile yapılan bir şehir mimarisi vardır. Oysa tarihin en önemli medeniyetlerini incelediğimizde o dönemin şartlarında bile mimari üslup, sanat tarzı ve teknik olarak muhteşem yapılar inşa edildiği görülmektedir.

Çin, Roma, Hint, Mısır gibi uygarlıkların dünya kültür mirasına kazandırdıkları mimari eserlerin (estetik özellikleri nedeniyle) günümüzde tarihi eser olarak koruma altına alınması ve insanların binlerce kilometre uzaklıktan buraları görmeye gelmeleri bu konunun ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Tarihi ve doğal mekanları günümüzde film mekanları olarak kullanıyor olmamız, bu doğal ve tarihi mekanlardaki anılarımızı fotoğraf çekerek kalıcı hale getirmeye çalışmamız güzeli görme arzumuzun dışa yansımasıdır.

Modern mimarinin ünlü isimlerinden Le Corbusier (Lü Korbisi) bir söyleşisinde; “Sen taşla toprakla bir şeyler yaparsın o bir yapıdır ama birden bir şey yüreğime dokunur, ah ne güzel derim. İşte o mimaridir.” derken bir yapının mimari olarak estetik olmasının onun fiziki boyutunun yanında anlam boyutunun da olmasına bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Örneğin, Edirne Selimiye Cami ve Külliyesi taşıdığı iki üstün evrensel değer ile Unesco Dünya Miras Komitesi tarafından, kültürel varlık olarak Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir. Bunlardan birincisi fiziksel boyutu ile insanoğlunun yaratıcı dehasının bir başyapıtı olmasıdır. Kubbesi, mekânsal konsepti, mimari ve teknolojik uyumu ile şehir peyzajını taçlandıran konumu; özgün tasarımı; orantı-simetri, düzen ve harmoni, çoklukta birlik gibi ölçüleri bünyesinde barındırmasıdır.

Estetik özelliğe sahip mimari yapılar kente bir güzellik değeri katarken, estetikten yoksun yapılar ise kentin bütünsel görünümüne zarar vermektedir.

Estetik özelliğe sahip mimari yapılar kente bir güzellik değeri katarken, estetikten yoksun yapılar ise kentin bütünsel görünümüne zarar vermektedir.

İkinci anlam boyutu ile de “insanlık tarihinde önemli bir aşamayı temsil eden bir yapı türü olması; tarihî ve kültürel birikimi yansıtması; ekonomik, dinsel, ahlaki, kaygılardan uzak duygusal ve zihinsel etkilenme ile hayranlık duygusu uyandırmasıdır.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir